Yalova Ve Tarihçesi

Yalova yöresinde yerleşim çok eski tarihlere kadar gider.Önceleri bataklık bir alan olan bugünkü il merkezinde yerleşim ise çok daha sonradır.
İlin güneyinde Doğu-Batı istikametinde uzanan Samanlı Dağlarının Antik Çağdaki adı Arganthonios idi.O devrin (NTH)lı tipik Anadolu adı olan Arganthonios, bize yöredeki yerleşimin İÖ.2 000′lere, yani Hatti-Hitit dönemine kadar gittiğini gösterir.
Kent merkezi yakınında bulunan kaplıcalar, Antik Çağda Pythia Thermai olarak adlandırılıyordu. İlk çağdan beri yararlanılan şifalı sıcak maden suyu kaynaklarında tesislerin kurulması ve geliştirilmesi, kentin büyüyüp tanınmasında rol oynadı.
Yalova yöresi, tarih içinde Bitinya, Roma, Doğu Roma (Bizans) toprakları içinde yer aldı. Yerleşmenin antik dönemdeki tam adı bilinmemekle birlikte, yöreye PYLOPYTHİA ve XENODOCHİON dendiği, çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.
Günümüzdeki Hersek ve Çiftlikköy arası, Roma,Doğu Roma (Bizans) İmparatorlarının ve saray çevrelerinin yazlık sayfiye kenti olarak ün yapmıştı. Adı geçen bölge, HALİZONES TOPRAKLARI ya da YALAKOVASI olarak tanınıyordu.
XI nci yüzyılın sonlarında, Türkler bölgede görünmeye başladılar. Bu da, yöredeki sosyal ve kültürel yapıyı kökten etkileyen olay oldu.

Doğu Roma(Bizans ) İmparatoru Aleksios Comnenos I(1081-1118), tüm çabalarına rağmen, Selçuklu tehdidine karşı koyamadı. Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki gerginliklerin yumuşamaya başlamasını da göz önünde bulundurarak, 1095′te Katolik Kilisesinden yardım istedi. Papa 2 nci Urbanus da, Doğu Hristiyanlarını kurtarmanın bir görev olduğunu ve bu sefere katılanların bütün günahlarının affedileceğini belirterek, Bizansa yardım çağrısında bulundu. Çağrı, Urbanusun beklediğinden de olumlu tepki uyandırdı ve sefere katılanların giysi, kalkan, sancak ya da zırhlarında bir haç taşımaları kararlaştırıldı. Böylece Haçlı seferleri başladı.
Clermont Konsilinin ( 18 Kasım 1095) ardından, bir çok kişi, düzenli ordunun toplanmasını beklemeden başıbozuk birlikler oluşturarak Doğuya doğru yola çıktı. Bunların en ünlüsü, köyleri ve kasabaları dolaşıp ateşli vaizler vererek halkı sefere çağıran Pierre LErmite ile Yoksul Gautierdi.
Bu öncü birlikler, 1 Ağustos 1096′da İstanbula geldiler. Ne var ki, gelenler son derece disiplinsizdi ve her fırsatta olay çıkartıyorlardı. Bunlar bir hırsızlığı bırakıyor, bir diğerine başlıyorlardı. Şehrin varoşlarındaki evlere giriyor, hatta kiliselerin çatılarındaki kurşunları topluyorlardı. İmparator Aleksios, bu sebeple bunları mümkün olduğu kadar süratle İstanbuldan uzaklaştırmaya mecbur kaldı.
6 Ağustos 1096′da, Haçlı öncülerinin tamamı Boğazın Anadolu yakasına geçirildi. Bu öncüler, Marmara Denizinin kuzey sahilini takiben İzmite kadar geldiler. Burada Alman ve İtalyanlar ile Fransızlar arasında anlaşmazlık çıktı. Alman ve İtalyanlar, Pierre LErmitenin idaresini terk ederek Rinaldo adında bir İtalyanı kendilerine reis seçtiler.
Her iki grup, buradan güneybatıya, İzmit Körfezinin güney sahili boyunca ilerleyerek, Bizanslılar tarafından Kibotos, Haçlılar tarafından Civetot olarak adlandırılan yere geldiler. Burası, Helenopolis ( günümüzde Hersek Köyü) civarında, İmparator Aleksios tarafından kendi ücretli askerleri için inşa ettirdiği müstahkem bir yerdi. Deniz kıyısında olduğu için, liman olanakları vardı. İstanbuldan gelen lojistik gemileri, malzemeleri kolayca buradaki üsse nakledebiliyorlardı. Kibotos , ayrıca Anadolu içine açılan Dragon Vadisi ( günümüzde Yalakdere Vadisi ) ağzında stratejik bir konumdaydı.
Asıl Haçlı ordusundan önce gelen bu öncü birlikler, sükunet içinde yorgunluklarını giderip dinlenecekleri yerde, civara yağma akınları tertipliyorlardı. Bu yağma hareketlerinde, Almanlar ile İtalyanlarla , Fransızlar, yağma hareketlerinde birbirleriyle rekabet ediyorlardı.
Bu öncü birlikleri, önceleri hemen karargâhları yakınında bulunan araziyi yağmaladılar, sonra yavaş yavaş yağma bölgelerini genişletmeye başladılar. Bu yağmalardan Hristiyan köyler de paylarına düşeni alıyordu.
1096 yılı Eylül ayı ortalarında, binden fazla Fransız, İznike kadar sokulmaya cüret etti. Bu sırada İznik, Selçuklu Sultanı Kılıçaslanın başkentiydi . Bunlar şehrin varoşlarını yağma ve tahrip, hayvan sürülerini gasp ettikten sonra, Müslüman- Hristiyan ayırmadan yakaladıklarını korkunç işkencelerle öldürdüler. İznikten üzerlerine gelen bir Selçuklu birliğini de geri püskürttüler.
İznik civarını yağmalayan bu Haçlı öncüleri, Civetota dönerek, ganimetleri karargahta bulunan Bizanslı gemicilere sattılar.
Fransızların zengin ganimet sağlayan bu akınları, Almanların da kıskançlığını uyandırdı
21 Ekim 1096 sabahı, alaca karanlıkta sayısı 20 000′i aşan Haçlı grubu, Civetotdan çıktı ve Dragon Vadisi (günümüzde Yalakdere Vadisi)ne doğru hareket etti.
Oysa Türkler, Haçlı ordugahı Civetottan sadece 5 km. uzaklıkta, İznike giden yolun dar ve ormanlık bir vadiye girdiği Dragon adlı bir köy yanında, pusuya yatmış bulunuyordu. Hiçbir emniyet kuralına uymayan Haçlılar, vadiye girince, Türkler ok atışını takiben hücuma giriştiler.
Vadi içinde disiplinsiz ve başıbozuk bir şekilde ilerleyen Haçlılar arasında büyük bir kargaşa ve bunu takiben panik başladı. Liderlerinin çabaları da bu paniği önleyemedi. Çok kısa bir zaman içinde, Haçlı güruhu Civetot istikametinde kaçmaya başladı.
Korkudan çılgın hale gelmiş olan bu kaçak sürüsü, arkalarında kendilerini takip eden Türklerle birlikte, ordugahın ortasına geldi. Yakalananlar kılıçtan geçirildi.
Kurtulabilen 3 000 kadar Haçlı, deniz kıyısında bulunan eski bir saraya ulaşmayı başardı. Saray çoktan terkedilmişti, ne kapısı, ne penceresi vardı. Buna rağmen Haçlılar, hemen kapı ve pencereleri odun ile tıkayarak uydurma da olsa kendilerine bir savunma mevzi hazırladılar.
Saray kalıntısında Haçlıların direnişi devam ederken, muharebe meydanında öğle üzeri her şey bitmiş bulunuyordu. Dragon Vadisinden sahile kadar bütün alan, öldürülenlerin cesetleriyle doluydu.
Durumu öğrenen İmparator, hemen güçlü askeri birlikleriyle doldurulan donanmaya mensup savaş gemilerinden bir kaçına, denize açılma emrini verdi. Bizans savaş filosunun Civetot sahiline yaklaşması üzerine, kıyıdaki saray kalıntısını muhasara eden Selçuklu askerleri, muhasarayı kaldırarak çekildiler. Savaştan canlarını kurtaranlar gemilere alınarak İstanbula götürüldü. Bunlara şehir varoşlarında oturacak yerler verildi ve ellerindeki silahlar alındı.
Bu Haçlı öncülerinin hareketinden sonra, asıl Haçlı birlikleri bölgeye gelince, hakimiyet birkaç defa el değiştirdi. Bu bölgesel belirsizlik, Osmanlı atlılarının bölgede görülmesine kadar devam etti.
XIV ncü yüzyılın başlarında kurulan Osmanlı Beyliği, Batıya, yani Bitinya topraklarına doğru genişleme siyaseti izlemişti. Güçlü Türk beyliklerinin mevcudiyetinden dolayı, zaten Doğuya doğru genişleyemezdi.
Genel olarak, Türkmen sınır beyleri, arka bahçelerini Moğol tehdidinden güvende hissettiklerinde, Bizans sınırlarına akınlarını yoğunlaştırıyorlardı.
1298- 1301 yılları, Türkmenler için Bizansa karşı tüm batı sınırında taktik akınlara başlamak için uygundu.
Moğol hakimiyetine karşı, Anadoluda Sülemiş isyanı başlamış, İlhanlıların Türkmenler üzerindeki kontrolleri kaybolmuştu.
Sülemiş, sınır Türkmenleri arasında seviliyordu. Etkisiz hale getirildiğinde, daha önce onun komutasında bulunan birlikler batıya hareket ettiler ve Bitinya bölgesinde Osmana komşu oldular.
Kısacası Osman, Batı Anadoludaki 1298- 1302 yıllarındaki bu kütlesel hareketlerden büyük yarar sağladı. Oluşan otorite boşluğunu kendi lehine kullandığı gibi, İlhanlı kontrolünden çıkan Türkmenleri kendi yanına çekmeyi başardı.
Osmanlı atlıları, her fırsatta Marmara Denizi güney kıyılarına kadar iniyor; bir taraftan da İznike baskı yapıyorlardı.
Bugün, Yalakdere Vadisi olarak adlandırılan vadideki yolu kontrol eden ve Çoban Kale (Koyun Hisarı) olarak adlandırılan bir kale bulunuyordu.
Osmanlıların Halizones Toprakları (Yalak Ovası)na yönelik tehdidi üzerine, Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Andronikos II Palaiolgos (1282-1328), buraya Mouzalon komutasında bir birlik gönderdi. Bu birlik, Hersek- İznik yolunu kontrol eden Çoban Kale (Koyun Hisarı)yi tahkim ederek güçlendirecek ve Doğudan gelen Türk tehdidine karşı Yalakdere Vadisinden geçen yolu tıkayacaktı.
Durumu öğrenen Osman Gazi, 1301 yılında, buraya 100 kişilik bir birlik gönderdi. Bu birlik, son derece stratejik bir noktada bulunan kalenin gücünü ve gelecekte yapacağı harekâta etkisini ortaya çıkaracaktı.
Osman Gazinin adamları tarafından yapılan ani saldırı üzerine, kalede bulunan . Mouzalonun adamları karşı saldırıda bulundular. Osman Gazinin süvarileri önce geri çekilmelerine rağmen, daha sonra Bizanslıları tekrar kaleye çekilmeye mecbur bıraktılar.
Bu mevzii başarı, Osman Gazinin, Çoban Kaleyi tespit edip etrafından geçerek , kıyıdaki Yalak Ovasına ulaşmak için Yalakdere Vadisini kullanabileceği görüşünü güçlendirdi.
Böylece, bu öncü muharebesinden sonra, Bafeus Muharebesi meydana geldi.
Osmanlı geleneği, muharebe meydanını kıyıdaki Yalak Ovası olarak belirler. Kaynaklar, Bafeus Muharebesi adı verilen çarpışmanın İzmit Körfezinin güney kıyılarındaki kıyı ovasıyla, İznikten gelen kara yolunun kıyı ovasıyla birleştiği bir noktada gerçekleştirdiğinde birleşirler.
Bu da, günümüzdeki Altınova İlçe merkezinin bulunduğu bölgeye denk gelmektedir. Muharebe, büyük bir olasılıkla Hersekte iskele civarında başlamış, ovada ve İzmit yolunda devam etmiş olmalıdır.
Yalakdere Vadisi boyunca ilerleyerek Yalak Ovasına inen Osmanlılar ile, Hersek bölgesinde kıyıya çıkan Bizanslılar arasındaki çarpışma, 27 Temmuz 1302 günü meydana geldi.
İmparatorun deniz yoluyla gönderdiği birlikler, gizlice Hersek bölgesinde kıyıya çıktıktan sonra, Yalakdere Vadisi boyunca ilerleyecek ve İzniki kuşatan Osman Gazinin birliklerine ani bir baskın yapacaktı.
Ancak, bir Rum casus vasıtasıyla düşmanın planını önceden öğrenen Osman Gazi, askerlerini geceleyin gizlice Hersek bölgesine getirmiş ve çıkarma yerleri civarında pusuya yatmıştı.
Geceleyin, olasılıkla sabaha karşı, gemiler belli bir düzen içinde kıyıya yanaştılar . Gemilerde bulunan askerler gürültü çıkarmadan sahile çıkmaya başladılar.
Atlarını ve çeşitli muharebe gereçlerini gemilerden çıkararak çevreye yayılmaya başlayan Bizanslılar, birden Osman Gazinin askerlerinin ani saldırısıyla sarsıldılar. Osman Gazinin kuvvetleri ani saldırısı, tam bir baskın havası yaratmıştı.
Bu kritik noktada, Alanlar büyük bir cesaretle karşı saldırıya geçerek, büyük piyade kitlesine geri çekilme fırsatı verdiler. Osmanlı birliklerinin çevresini saran Alanlar, Osmanlı piyadelerine saldırırken, çapraz ok salvosuna tuttukları süvarilerin atlarını yaraladılar.
Alan paralı askerleri bir süre inatla direndiler; Ancak, yaya Bizans askerleri erken pes edince, üstün Türk muharebe gücüne boyun eğmek zorunda kaldılar.
Sonuçta, Bizans yerel milisleri panik halinde İzmit yolunu tutarken, kurtulabilen Bizans düzenli birlikleri Alanların siperi altında, kıyıda bekleyen gemilere koştular ve İstanbula doğru kaçtılar.
Bafeus Muharebesinde elde edilen zafer, Osmanlıların sonraki birkaç on yıl içinde Bizans ya da Balkan devletlerine karşı alacağı kesintisiz başarılarının işaretini vermişti.
Prof. Dr. Halil İnalcık, bunu Taktiklerindeki üstünlüklerinin yanı sıra, Osmanlı hükümdarlarının Anadoludan topladıkları sayısız Gazi ya da profesyonel Türkmen gazinin sadece ganimet beklentisiyle Osmanlı Sancağı altında savaşmaya koşarken, Bizans ve Balkan hükümdarlarının hazinelerini boşaltacak kadar büyük miktarlar ödeyerek, Türkopoller de dahil olmak üzere paralı asker bulmak zorunda kalmalarıydı diye açıklar.
Sonuç olarak Osman Gazi, İznik kuşatması ve Doğu Roma (Bizans ) İmparatoru Andronikos II Palaiolgosun yardım ordusuna karşı kazandığı zaferle, sınır boylarında yaşayan Türkmenler ve liderleri arasında benzersiz bir şöhret ve karizma elde etti ; Bu zafer önderlik ve egemenlik açısından ona ve evlâtlarına kalıcı bir meşrulaşma zemini hazırladı.
Osmanlı, Yalova topraklarında meydana gelen bu muharebeden sonra, aşiret olmaktan çıkarak, kendisine katılanlarla birlikte hızlı bir şekilde devlet düzenine geçti
Gerek 1301′deki Koyunhisar Muharebesinde, gerekse 27 Temmuz 1302′deki Bafeus Muharebesinde, Osmanlılar Bizanslıları yenmelerine rağmen,Çobankale(Koyunhisar) ve deniz kıyısındaki Yalakonya Kalesini ele geçirememişlerdi.
Yalova yöresi, 1337′de Yalakonya Kalesi ve Çoban Kale düştükten sonra, Emir Ali tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
XV ve XVI ncı yüzyıl tarihçileri, yöre için YALAKOVA ve YALAKABAD adlarını kullandılar.
Yalovanın Osmanlı topraklarına katıldığı dönemde, yörede Rum ve Ermeni nüfus hakimdi. Bundan sonra Müslüman Türk nüfus giderek arttı. Ardı ardına gelen savaşlar ve bunlar arasındaki devrelerde büyük nüfus değişiklikleri meydana geldi. Yunanistandan, Bulgaristandan, Yugoslavyadan, Romanyadan ve Kafkasyadan bölgeye gelenler oldu.
Yalova, zaman zaman Bursa merkez sancağına ve İzmit sancağına bağlandı. 1.nci Dünya Savaşı sırasında Yunan işgaline uğrayan Yalova, 19 Temmuz 1921′de düşman işgalinden kurtuldu.
Sosyal yapıdaki karmaşanın yanında, Yalova kent merkezi sivrisinek yatağı olduğundan, yerleşim için tercih edilen bir yer değildi.
Yalova ve yöresinin kaderi, Atatürkün 19 Ağustos 1929′da Yalovaya gelişiyle değişti.
Yalovayı adeta yazlık bir başkent yapan Atatürkün isteğiyle 1930′da İstanbula bağlanan Yalova, 5 Haziran 1995 tarihli ve 550 sayılı Kararname ile de il yapıldı.